6 Ekim 2011 Perşembe

Gurbetçi Mesut, Bizim Mehmet ve Avrupa Avrupa Duy Sesimizi Teranesi

II. dünya savaşı sonrası iş gücü sıkıntısı çeken Almanya'nın Türkiye de dahil bir çok ülkeden göçmenlere kapılarını açmasının üzerinden 50 yıl geçmiş. Hayatlarının yarısını dilini bile konuşamadıkları bir ülkede geçiren 1. nesil "gurbetçi" lerin torunları artık dedeleri, babaları gibi "almancı" ya da "yabancı" değiller.

Türkiye kökenli futbolcular, Her alanda damarlara sinmiş Avrupa kompleksinin en basit haliyle buram buram hissedildiği spor basını ve futbol dünyasına rağmen sadece Almanya'da değil Avrupa'nın pek çok ülkesinde hatta diğer kıtalarda, gurbetçi, almancı gibi etiketleri üzerlerinde hissetmeden kariyerlerine devam ediyorlar.


Erdal Keser, Erhan Önal gibi futbolcuların temsil ettiği 1. nesil "gurbetçi" oyuncuların dönemi olan 80'lerden sonra, 90'lardan itibaren parlamaya ve Türkiye futboluna bir şekilde dahil olmaya başlayan 2. nesil, “Avrupa Avrupa duy sesimizi” korosunun gücüne güç katarken artık yalnız değildi. Nihat Kahveci, Hakan Şükür ve diğerlerinin İspanya, İtalya gibi ülkelerde futbol oynamaya başlamasıyla “lejyonerlerimiz” de yurt dışında bizi temsil eden gurbetçi futbolculara katılmıştı.

Annesi, babası ve kendisi Almanya’ da doğmuş, kariyerine o ülkede başlamış ve orada (hatta İspanya ya da İngiltere gibi başka bir ülkede) devam eden bir futbolcu sırf dedesi yıllar önce Türkiye’den göç etti diye neden Türkiye’yi ya da Türk futbolunu temsil etsin? Bu “temsil etme” başlığını didiklemek sosyoloji gibi başka alanların işi belki ama futbol üzerinden bir toplumun kodlarının izini sürebilmek de mümkün.

Futbol dünyamız gurbetçi ve lejyoner kavramlarını öylesine sevmiş, bu kapsama girdiğini düşündükleri futbolcuları öylesine bağrına basmıştı ki; 90’ların ortasında Bayern Münih ve Almanya milli takımı formalarını giyen Mehmet Scholl, tek bir kelime dahi Türkçe bilmediğini ve kendisini Türkiye’ye ait hissetmediğini söylemiş olmasına rağmen “bizim Mehmet” oluyordu.

Nihat Kahveci’nin, Real Sociedad’ın herhangi bir La liga maçında atılan golün pasını vermiş olması bile maçı anlatan TRT spikerinin Dünya Kupası finali anlatırcasına heyecanlanmasına yetiyordu.



2000’lere gelindiğinde de durum değişmedi. Ailesi Türkiye kökenli bir futbolcunun Köln’de, Berlin’de, Viyana’da doğmuş olması, Dortmund’da, Real Madrid’de oynuyor olması, Türkçe bilmiyor ya da çok az biliyor olması hiçbir şeyi değiştirmezdi. Kendisi farkında olmasa da o bizim Ahmet-Mehmet’ti.

Bu futbolcuların milli takımda oynamalarının zamanı gelince, köklerinin dayandığı Türkiye’nin milli takımında mı yoksa ait olduklarını hissettikleri ülkenin milli takımında mı oynayacakları sorusu kimi zaman en büyük kabusları oldu. Futbol federasyonundan koca koca adamlar bu futbolcuları, olmadı ailelerini ikna-kafalama turlarına çıktılar Avrupa ülkelerinde.

Bu turlara çıkanların ya da Türkiye milli takımında oynamayı seçmediği için bu gencecik çocukları ayıplayan, kimi zaman tribünlerde ıslıklayanların, bu çocukların ailelerinin göçmen olarak yerleştiği ülkelerin kalburüstü takımlarında veya milli takımlarında oynuyor olmalarının nedeni hakkında hiç kafa yormamış olmaları, Türkiye’de altyapı konusunda ne noktada olunduğunun en büyük göstergesidir.

Hal böyleyken yarın akşam Arena’da, Türkiye karşısında Almanya forması ile sahaya çıkacak olan Mesut Özil’in kaygıyla özetlenebilecek hisleri onun duygusallığı ile değil bizim vasatlığımızla alakalıdır ve hiç kimse düşünmez Brezilyalı Marco Aurelio nasıl “bizim Mehmet” oldu diye?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder